ABD yönetiminin yeni ulusal güvenlik doktriniyle Batı Yarımküre’ye odaklanması ve Grönland’a yönelik ısrarlı talepleri, Brüksel’in sessizliğiyle birleşince gözler Avrupa’nın Latin Amerika ve Karayipler’deki topraklarına çevrildi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’ı "satın alma" veya bölgede hakimiyet kurma yönündeki beyanlarını yinelemesi, transatlantik ilişkilerde yeni bir çatlak oluşturdu. Aralık 2025’te yayımlanan yeni ABD Ulusal Güvenlik Strateji belgesi, Washington’un dış politika rotasını keskin bir şekilde Batı Yarımküre’ye çevirdiğini teyit ederken, bu durum Avrupa başkentlerinde derin bir huzursuzluğa yol açtı. Özellikle Venezuela’ya yönelik askeri müdahale söylemleri ve Grönland ısrarı, Avrupa Birliği’nin (AB) zayıf tepkisiyle birleşince, Fransa, Hollanda ve İngiltere’nin Karayipler’deki denizaşırı topraklarının geleceği tartışmaya açıldı.
Brüksel'in Sessizliği Cesaret Veriyor mu?
Washington’un Danimarka’ya bağlı Grönland üzerindeki hak iddialarına karşı Avrupa cephesinden gelen yanıtların cılız kalması, diplomatik çevrelerde "zımni kabullenme" olarak yorumlanıyor. AB yönetiminin konuyu sadece "uluslararası hukuka saygı" çağrısıyla geçiştirmesi ve altı Avrupa ülkesinin Danimarka’ya destek veren ortak bildiriye imza atmaktan kaçınması, ABD’nin bölgedeki diğer stratejik noktalara yönelmesi için cesaret verici bir faktör olarak değerlendiriliyor.
Bu pasif tutum, gözlerin Fransa ve Hollanda’nın Karayipler ve Güney Amerika’daki topraklarına çevrilmesine neden oldu. Fransa’nın Guadeloupe, Martinique, Saint-Martin, Saint-Barthelemy adaları ve Fransız Guyanası; Hollanda’nın ise Aruba, Curaçao, Sint Maarten, Bonaire, Sint Eustatius ve Saba adaları, ABD’nin "Monroe Doktrini"ni fiilen yeniden canlandırma ihtimali karşısında risk altında olabilir. AB üyesi olmamasına rağmen İngiltere’nin Anguilla, Britanya Virjin Adaları, Cayman Adaları gibi bölgeleri de bu yeni jeopolitik denklemin parçası.
Stratejik Konum ve Enerji Güvenliği
Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan UWE Bristol Üniversitesi’nden Prof. Dr. Peter Clegg, ABD’nin Karayipler’e yönelik ilgisinin tarihsel bir arka planı olduğunu vurguluyor. Grenada ve Dominik Cumhuriyeti müdahalelerini hatırlatan Clegg, Washington’un bölgeyi kendi "arka bahçesi" ve stratejik düşüncesinin merkezi olarak gördüğüne dikkat çekiyor.
Özellikle Fransız Guyanası’nın konumu kritik önem taşıyor. Venezuela’nın hemen doğusunda yer alan bu bölge, ABD’nin Güney Amerika’daki nüfuz arayışında potansiyel bir odak noktası haline gelebilir. Her ne kadar Fransız Guyanası, Fransa’nın idari olarak ayrılmaz bir parçası olsa da, Washington’un Venezuela üzerindeki baskısı, bu bölgeye yönelik siyasi ve ticari talepleri gündeme getirebilir.
Panama Kanalı ve Deniz Ticareti
Bölgedeki küçük adalar, büyük doğal kaynaklara sahip olmasalar dahi, küresel ticaret yolları üzerindeki konumları nedeniyle paha biçilemez bir jeostratejik değere sahip. Panama Kanalı ve Meksika Körfezi’ne yakınlıkları, bu adaları ABD deniz operasyonları ve ticaret güvenliği açısından hayati kılıyor. Özellikle Hollanda’ya bağlı Aruba, Bonaire ve Curaçao’nun Venezuela kıyılarına yakınlığı, Washington için bu adaların kontrolünü veya buradaki askeri varlığını artırmayı cazip hale getiriyor.
"Uyuşturucuyla Mücadele" Bir Bahane Olabilir mi?
Analistler, ABD’nin bu bölgelerdeki varlığını artırmak için "uyuşturucuyla mücadele" kartını daha agresif bir şekilde kullanabileceğini öngörüyor. Curaçao’daki petrol rafinerisinin yeniden faaliyete geçmesiyle ilgilenen Amerikan enerji lobilerinin yanı sıra, güvenlik bürokrasisi de adaları uyuşturucu rotalarındaki kilit noktalar olarak nitelendiriyor.
Bu bağlamda, 2024 yılında Britanya Virjin Adaları Başbakanı Andrew Fahie’nin ABD’de uyuşturucu kaçakçılığı ve kara para aklama suçlamalarıyla tutuklanıp mahkum edilmesi, Washington’un bölgedeki yargısal ve operasyonel erişiminin sınır tanımadığının bir kanıtı olarak gösteriliyor. ABD’nin, "yerel yönetimlerin yetersizliği" tezini işleyerek, Avrupalı müttefiklerinden bu topraklarda daha geniş askeri üs hakları veya operasyonel yetkiler talep etmesi güçlü bir olasılık olarak masada duruyor.
Çin ile yaşanan küresel rekabetin de etkisiyle, Washington’un Batı Yarımküre’deki herhangi bir "yabancı" (Avrupalı dahi olsa) egemenlik alanını, kendi güvenlik şemsiyesi altına almaya çalışması, önümüzdeki dönemin en sıcak diplomatik başlıklarından biri olmaya aday.