"PLOS Medicine" dergisinde yayımlanan kapsamlı bir araştırma, gün içinde tek seferde 30 dakikadan uzun süren hareketsizliğin, kanser kaynaklı ölüm riskindeki artışla doğrudan ilişkili olabileceğini ortaya koydu.
Tıp dünyasında hareketli yaşamın önemi üzerine yapılan çalışmalara bir yenisi daha eklendi. Bilim insanları, uzun süreli hareketsiz kalmanın insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini inceleyen geniş çaplı bir araştırmaya imza attı. Yaklaşık 90 bin kişinin sağlık verilerinin ortalama 12 yıl boyunca takip edilmesiyle gerçekleştirilen çalışma, uyanık kalınan süre boyunca tek seferde 30 dakikadan fazla oturan kişilerin ciddi bir sağlık tehdidiyle karşı karşıya kalabileceğini gösterdi.
Araştırmadan elde edilen bulgular, gün içinde tek seferde 30 dakikayı aşan hareketsiz geçirilen her bir saatin, kanserden ölüm riskini yaklaşık yüzde 10 oranında artırdığına işaret ediyor.
Hafif Aktiviteler Bile Riski Azaltıyor
Uzmanlar, gün içindeki hareketsiz sürelerin fiziksel aktivitelerle bölünmesinin hayati önem taşıdığını vurguluyor. Araştırmaya göre, uzun süreli oturma alışkanlığının yerine getirilecek küçük fiziksel aktiviteler kanserden ölüm riskini belirgin şekilde düşürüyor.
Hareketsiz geçirilen sürelerin yerine koyulabilecek aktivitelerin etkisi şu şekilde sıralanıyor:
- Her gün 1 saatlik oturma süresini ütü yapmak gibi hafif düzeyde bir ev işi veya fiziksel aktiviteyle değiştirmek, kanserden ölüm riskini yüzde 12 azaltıyor.
- 30 dakikalık hareketsizliğin yerine ortalama tempoda bir yürüyüş gibi orta yoğunlukta fiziksel aktivite eklemek, riski yüzde 8 düşürüyor.
- Oturma süresinden feragat edilerek yapılacak günlük sadece 5 dakikalık yoğun fiziksel aktivite ise kanserden ölüm riskinde yüzde 22'lik bir azalma sağlıyor.
Kesin Neden-Sonuç İlişkisi İçin Daha Fazla Araştırma Gerekiyor
Çalışmayı yürüten uzmanlar, elde edilen verilerin istatistiksel analizlere ve gözlemsel takiplere dayandığını belirtti. Bu durum, oturma süresi ile kanser riski arasında güçlü bir bağlantı olduğunu gösterse de doğrudan bir neden-sonuç ilişkisini kesin olarak kanıtlamak için daha ileri seviyede klinik ve biyolojik araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyor.