15 Ocak 2026 Perşembe
Haber

Orta Doğu’nun "Lübnanlaşma" Çıkmazı: Bulaşıcı İstikrarsızlık ve Yeni Güvenlik Mimarisi İhtiyacı

Orta Doğu’da etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden merkezi otoritelerin erimesini ifade eden "Lübnanizasyon", artık yerel bir kriz olmaktan çıkarak tüm bölge başkentlerini tehdit eden kolektif bir güvenlik sorununa dönüştü. Uzmanlara göre bu sarmaldan çıkış, ancak bölgenin beş büyük gücünün kuracağı ortak bir güvenlik şemsiyesiyle mümkün.

Paylaş:
Orta Doğu’nun "Lübnanlaşma" Çıkmazı: Bulaşıcı İstikrarsızlık ve Yeni Güvenlik Mimarisi İhtiyacı

Orta Doğu’da etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden merkezi otoritelerin erimesini ifade eden "Lübnanizasyon", artık yerel bir kriz olmaktan çıkarak tüm bölge başkentlerini tehdit eden kolektif bir güvenlik sorununa dönüştü. Uzmanlara göre bu sarmaldan çıkış, ancak bölgenin beş büyük gücünün kuracağı ortak bir güvenlik şemsiyesiyle mümkün.

Orta Doğu coğrafyası, son yıllarda ulus devletlerin "iç krizi" olarak başlayan ancak hızla bölgesel bir yangına dönüşen yapısal bir çözülme süreciyle karşı karşıya. Siyaset bilimi literatüründe ve diplomatik çevrelerde "Lübnanizasyon" (Lübnanlaşma) olarak adlandırılan bu olgu, merkezi devlet otoritesinin zayıflayarak gücün etnik ve mezhepsel gruplar arasında parçalanmasını ifade ediyor. Bugün gelinen noktada bu süreç, Beyrut’un sokaklarından çıkarak Bağdat, Şam, Sana ve ötesine yayılan, bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir "güvenlik salgınına" dönüşmüş durumda.

2003’ten Günümüze Yayılan Otorite Boşluğu

Bölgesel güvenlik analistleri, mevcut kaosun köklerini 2003 yılındaki Irak işgaline dayandırıyor. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesiyle Bağdat’ta oluşan otorite boşluğu, devletin kurumsal yapısını felç ederken, ülkeyi etnik ve mezhepsel bir paylaşım sahasına çevirdi. Irak’ın bölgesel denklemin dışına itilmesiyle başlayan bu süreç, 2010 yılında patlak veren Arap Baharı ile geri dönülemez bir yola girdi.

Özellikle Mısır ve Suriye gibi bölgenin tarihsel taşıyıcı kolonlarının sarsılması, Körfez’den Levant’a kadar geniş bir alanda güç boşlukları yarattı. Bu boşluklar, devlet dışı silahlı aktörlerin ve vekalet savaşlarının (proxy wars) ana zemini haline geldi. İran’ın "Direniş Ekseni" üzerinden kurduğu nüfuz alanı ile İsrail’in 7 Ekim sonrası devreye soktuğu revizyonist ve saldırgan askeri doktrini, merkezi hükümetlerin kapasitesini daha da aşındırarak "Lübnanlaşma" sürecini hızlandırdı.

Domino Etkisi: Kimse Güvende Değil

Mevcut tablonun en kritik boyutu, istikrarsızlığın artık sınır tanımamasıdır. Bir ülkede zayıflayan merkezi otorite, komşu devletlerdeki ayrılıkçı veya mezhepsel fay hatlarını da tetikliyor. Bölgedeki diplomatik kaynaklar, bu durumun sadece krizdeki ülkeleri değil, henüz istikrarını koruyan devletleri de tehdit ettiğini vurguluyor:

  • İran ve Pakistan: Tahran yönetiminin iç siyasette yaşadığı gerilimler ve sınır bölgelerindeki hareketlilik, sadece İran’ın değil, Beluç ayrılıkçılığı üzerinden nükleer güç Pakistan’ın da toprak bütünlüğü için risk oluşturuyor.
  • Mısır ve Kızıldeniz: Sudan ve Somali’deki parçalanma süreçleri ile Yemen’deki kronik kriz, Mısır’ın güney sınırlarını ve ekonomik can damarı olan Kızıldeniz ticaret yolunu baskı altına alıyor.
  • Türkiye: Irak ve Suriye’deki otorite boşlukları, Türkiye’nin sınır güvenliğini doğrudan ilgilendiren terör ve göç tehditlerini canlı tutuyor.

Çözüm: Beşli Güvenlik Mimarisi

Bölgeyi pençesine alan bu girdaptan çıkış için "ulusal çözümlerin" artık yetersiz kaldığı, bunun yerine "bölgesel bir güvenlik mimarisinin" şart olduğu görüşü ağırlık kazanıyor. Münferit kurtuluş reçetelerinin işlevsizleştiği bu dönemde, rekabet halindeki güçlerin ortak bir tehdit tanımında buluşması zorunlu görülüyor.

Stratejistlere göre, Lübnanizasyon sürecini tersine çevirebilecek potansiyel çözüm; Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, İran ve Pakistan gibi bölgenin "pivot" (ana eksen) ülkelerinin inisiyatif almasından geçiyor. Bu beş ülkenin, aralarındaki yıkıcı rekabeti bir kenara bırakıp, devlet kapasitelerini güçlendirecek ve sınır güvenliğini tahkim edecek kurumsal bir işbirliğine gitmesi, bölgenin tek çıkış yolu olarak değerlendiriliyor.

Askeri işbirliği, istihbarat paylaşımı ve ortak diplomasiyi içeren yeni bir bölgesel pakt, devlet dışı aktörlerin manevra alanını daraltarak merkezi otoritelerin yeniden tesisini sağlayabilir. Aksi takdirde, mikro-milliyetçilik ve dış müdahalelerle beslenen parçalanma sürecinin, Orta Doğu haritasını geri dönülemez şekilde değiştirmesi kaçınılmaz görünüyor.