Münih Güvenlik Konferansı'nda ortaya çıkan tablo, Suriye'de sahadaki dengelerin tamamen değiştiğini kanıtladı. YPG unsurlarının Şam heyetiyle birlikte diplomatik temaslarda bulunması, ülkenin kuzeydoğusundaki "özerk" yapılanmanın merkeze entegrasyon sürecinin hızlandığını gösteriyor.
BUGÜNKÜ HABERLER / DIŞ HABERLER
Dünyanın en prestijli güvenlik forumlarından biri olan Münih Güvenlik Konferansı, bu yıl sadece Ukrayna veya Gazze'deki gelişmelere değil, Suriye'nin geleceğine dair kritik bir dönüşüme de sahne oldu. Konferanstan yansıyan en çarpıcı detay, yıllardır süren ayrışmanın ardından ilk kez YPG/SDF yöneticilerinin, Şam yönetiminin resmi heyeti içerisinde yer alarak uluslararası görüşmelere katılmasıydı.
Bu gelişme, geçtiğimiz ay imzalanan ve sahadaki askeri dengeleri değiştiren 30 Ocak Anlaşması'nın bir "kağıt parçası"ndan ibaret olmadığını, aksine sahada fiili bir siyasi ortaklığa dönüşmeye başladığını doğruluyor.
Tek Bayrak Altında Sürpriz Temaslar
Konferansta Suriye'yi temsil eden heyette Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani'ye, YPG'nin üst düzey isimlerinden Mazlum Abdi ve İlham Ahmed eşlik etti. Özellikle Batı başkentlerinde yıllardır ayrı bir diplomatik statü arayışında olan bu isimlerin, Münih'te "Suriye heyetinin bir parçası" sıfatıyla bulunması, Ankara'dan Washington'a kadar tüm başkentlerde dikkatle not edildi.
Edinilen bilgilere göre, heyet ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal Bin Ferhan ile kritik görüşmeler gerçekleştirdi. Abdi ve Ahmed'in, heyet başkanı Şeybani yanlarında olmaksızın Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul ile de görüşmesi, entegrasyon sürecinin Batı tarafından da "şartlı" olarak desteklendiğine işaret ediyor.
Batı'nın Şam'a Bakışı Değişiyor mu?
Münih'teki atmosfer, Batı bloku ve özellikle ABD'nin, Şam yönetimi ile YPG arasındaki yakınlaşmayı artık engellemek yerine "kontrollü bir entegrasyon" olarak destekleme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Suriye ordusunun yakın zamanda Halep'in doğusu, Rakka ve Deyrizor gibi stratejik noktaları kontrolü altına alması ve ABD'nin Tenef ile Şeddadi üslerinden çekilmesi, bu yeni politikanın sahadaki yansımaları olarak okunuyor.
Batılı diplomatlar, kapalı kapılar ardında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara yönetiminin ülke içindeki otoritesini pekiştirmesine sessiz destek veriyor. Bu durum, YPG'nin sahadaki gerçekliği kabullenerek "siyasallaşma" ve "ulusallaşma" yoluna girmesini zorunlu kılan en önemli faktör olarak öne çıkıyor.
Sahada Entegrasyon Adımları Hızlandı
Diplomatik temaslar sürerken, Suriye sahasında da somut adımlar atılıyor. Münih'teki görüşmelerle eş zamanlı olarak, Haseke Valiliği'ne atanan Nureddin İsa'nın görevi devralması ve valilere mali-idari konularda geniş yetkiler tanıyan yeni kararnamenin imzalanması, Şam'ın yerel yönetimlere "kısmi yetki devri" ile Kürt nüfusu sisteme dahil etme planının bir parçası.
Güvenlik kaynaklarından alınan bilgilere göre, YPG bünyesindeki unsurlardan oluşacak 3 yeni tugayın Suriye ordusuna katılması için çalışmalar başlatıldı. Kamışlı ve Haseke'de iç güvenlik birimlerinin koordinasyonu sağlanırken, entegrasyonun en sancılı başlığı olan "Savunma Bakan Yardımcılığı" koltuğu için pazarlıkların sürdüğü belirtiliyor. YPG kanadının sunduğu ismin Şam tarafından henüz onaylanmaması, güven sorununun tamamen aşılmadığının bir göstergesi.
İsrail Faktörü ve Güneydeki Durum
Münih'te oluşan "iyimser" havanın tek istisnası ise güney cephesi. İsrail ile Şam arasında Paris'te varılan zımni uzlaşıya rağmen, Tel Aviv yönetiminin Dürzi lider Hikmet el-Hecri'ye verdiği destek, Süveyda bölgesinde fiili bir özerk yapının oluşmasına zemin hazırlıyor. Ancak Şam yönetiminin kuzeydeki meseleleri çözdükten sonra, güneydeki bu fiili duruma odaklanması ve İsrail ile daha kapsamlı bir güvenlik anlaşması arayışına girmesi bekleniyor.
Sonuç olarak Münih Güvenlik Konferansı, Suriye'de 2011'den beri süren parçalı yapının sona ermek üzere olduğunun ilanı niteliğindeydi. YPG'nin "Suriyeleşme" sürecine girmesi ve Şam'ın otoritesini kabul etmesi, bölgedeki terör tehdidinin niteliğini değiştirecek ve Türkiye'nin güvenlik kaygıları açısından da yeni bir dönemin kapısını aralayacaktır.