2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü kapsamında yayımlanan son veriler, 1970’ten bu yana küresel sulak alanların beşte birinin yok olduğunu belgelerken, hidroelektrik santrallerin (HES) sürdürülebilirliğinin ancak ‘doğal su rejiminin’ korunmasıyla mümkün olacağını ortaya koyuyor.
BUGÜNKÜ HABERLER
Uluslararası Ramsar Sözleşmesi’nin kabul edildiği gün olan 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü, bu yıl sadece biyolojik çeşitlilik kaybına değil, enerji güvenliği ile ekolojik denge arasındaki kritik ilişkiye de ışık tutuyor. Yayımlanan "Küresel Sulak Alan Görünümü 2025" raporu, su ekosistemlerindeki tahribatın boyutlarını gözler önüne sererken, enerji sektörü için de önemli yol haritaları sunuyor.
Kayıp Oranı Yüzde 22’ye Ulaştı
Raporda yer alan verilere göre, 1970 yılından günümüze kadar dünya genelindeki sulak alanların yaklaşık yüzde 22’si kaybedildi. Bu kaybın en dramatik hissedildiği noktaların başında ise tatlı su ekosistemleri geliyor. Taşkın kontrolü, karbon depolama ve suyun doğal filtrasyonu gibi hayati işlevleri yerine getiren bu alanların yok olması, iklim değişikliğiyle mücadeleyi de sekteye uğratıyor.
Ülkelerin bu konudaki karnesi de endişe verici bir tablo çiziyor. Sulak alanların durumunda iyileşme bildiren ülkelerin oranı 2011 yılında yüzde 22,7 iken, bu oran 2021 itibarıyla yüzde 14,4'e geriledi. Tam tersine, ekosistemde bozulma bildiren ülkelerin oranı ise aynı dönemde yüzde 18’den yüzde 19,5’e yükseldi.
Enerji ve Doğa Rakip Değil, Tamamlayıcı
Raporun en dikkat çekici bölümlerinden biri, su kaynaklarının enerji üretiminde kullanımı, özellikle de Hidroelektrik Santraller (HES) ile sulak alanlar arasındaki ilişkiye ayrıldı. Kamuoyunda genellikle birbirine zıt kutuplar olarak görülen HES projeleri ve doğa koruma çabalarının, doğru planlama ile birbirini destekleyebileceği vurgulandı.
Uzmanlar, hidroelektrik projelerinin "havza bazlı planlama" ve sıkı "izleme mekanizmaları" ile yürütülmesi durumunda, yenilenebilir enerji hedeflerine ulaşırken doğanın da korunabileceğine dikkat çekiyor. Rapora göre, HES'lerin sürdürülebilirliği, kuruldukları bölgedeki su rejiminin kontrol altına alınmasına değil, tam aksine bu rejimin doğal karakterine uyum sağlanmasına bağlı.
"Can Suyu" Kritik Önem Taşıyor
Sürdürülebilir bir enerji üretimi için raporda öne çıkan temel şart, santrallerin "çevresel akış" veya halk arasında bilinen adıyla "can suyu" bırakma zorunluluğuna tam riayet etmesi. HES projelerinde doğal akış rejiminin sürdürülmesi ve mevsimsel su değişimlerinin dikkate alınması, sulak alanların ekolojik karakterinin bozulmaması için hayati önem taşıyor.
Etkili su yönetimi ve planlama aşamasında güçlendirilmiş Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçlerinin uygulanması, sadece biyolojik çeşitliliği korumakla kalmıyor; aynı zamanda suyun uzun vadeli mevcudiyetini garanti altına alarak enerji arz güvenliğine de katkı sağlıyor.
Dünya Sulak Alanlar Günü vesilesiyle gündeme gelen bu veriler, enerji yatırımlarının bilim temelli ve ekoloji odaklı bir yaklaşımla ele alınmasının bir tercih değil, zorunluluk olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.