20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren evrensel bir iddiayla küreselleşen insan hakları normları, artan çifte standart eleştirileriyle uluslararası alanda ciddi bir güven kaybı yaşıyor. Mevcut sistemin sömürgeci geçmişin izlerini taşıdığını belirten uzmanlar, adil ve yeni bir küresel uzlaşı zemininin inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan uluslararası düzen ve bu düzenin temel dayanaklarından biri olan evrensel insan hakları söylemi, son yıllarda küresel güney ve bağımsız düşünce kuruluşları tarafından giderek daha yüksek sesle sorgulanıyor. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tüm dünyaya ihraç edilen insan hakları kavramının, teorideki tüm kapsayıcı önermelerine rağmen pratikte uluslararası hegemonik bir araca dönüştüğü yönündeki eleştiriler giderek ağırlık kazanıyor.
Uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi çevrelerinde yürütülen güncel tartışmalar, mevcut insan hakları retoriğinin "beyaz adamın yükü" (white man's burden) kavramının modern bir uzantısı olmaktan öteye geçemediğine işaret ediyor. Bu eleştirel yaklaşıma göre, Batı merkezli insan hakları anlayışı, diğer coğrafyaları anlamak ve onlarla eşit bir diyalog kurmak yerine, "ötekini terbiye etme" ve yönlendirme misyonunu üstlenmiş durumda. Bu durum, insan hakları ihlallerine yönelik tepkilerde gözlemlenen çifte standartlarla birleştiğinde, sistemin güvenilirliğini temelden sarsıyor.
Uluslararası krizlerde, savaşlarda ve göç dalgalarında küresel aktörlerin sergilediği seçici duyarlılık, insan hakları söyleminin sadece stratejik çıkarlarla örtüştüğü durumlarda devreye sokulan bir yaptırım aracına dönüştüğünü gösteriyor. Siyasi ve ekonomik sömürü düzeninin üzerini örtmek için kullanılan bu araçsallaştırma eğilimi, farklı kültürlerin ve toplumların kendi iç dinamiklerini yok sayan tek tipçi bir dayatma olarak kabul ediliyor.
Küresel siyasetin içinden geçmekte olduğu bu sancılı dönem, aynı zamanda "yeni bir uzlaşı imkanı" arayışlarını da beraberinde getiriyor. İnsan hakları kavramının Batı tekelinden çıkarılarak, farklı medeniyet havzalarının tecrübelerini ve değer yargılarını da kapsayacak şekilde yeniden tanımlanması, uluslararası barışın tesisi için ön koşul olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar, tahakküm ve sömürü ilişkilerinden arındırılmış, gerçek anlamda eşitlikçi ve çoğulcu bir küresel insan hakları sözleşmesinin, ancak "öteki" olarak kodlanan toplumların eşit aktörler olarak masada yer almasıyla mümkün olabileceğini belirtiyor.