İsrail parlamentosunda Filistinli mahkumlara yönelik idam cezasının önünü açan yasa tasarısı, uluslararası sözleşmelerin ihlali ve ayrımcı maddeleri nedeniyle küresel insan hakları örgütlerinin ve hukukçuların tepkisini çekiyor.
İsrail Meclisi (Knesset) gündemine taşınan ve Filistinli tutukluların idam edilmesine olanak tanıyan yeni yasa tasarısı, uluslararası hukukun temel prensipleriyle açık bir çelişki oluşturuyor. "Terörizm" suçlamasıyla yargılanan kişilere ölüm cezası verilmesini öngören düzenleme, insan hakları alanında son on yıllarda elde edilen küresel kazanımların geriye dönmesi olarak değerlendiriliyor.
Özellikle İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ve aşırı sağcı koalisyon ortaklarının baskısıyla şekillenen tasarı, yalnızca "İsrail devletine ve Yahudi halkının kendi anavatanındaki yeniden doğuşuna zarar verme niyetiyle" işlenen cinayetleri kapsıyor. Hukuk uzmanları, yasanın bu spesifik tanımının, düzenlemeyi açıkça ayrımcı bir hale getirdiğine ve pratikte yalnızca Filistinlileri hedef alacağına dikkat çekiyor. İsrailli yerleşimcilerin işlediği benzer suçların bu yasa kapsamında değerlendirilmeyecek olması, "çifte standartlı bir adalet sistemi" kurulduğu yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, düzenleme İsrail'in de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICCPR) ile doğrudan çatışıyor. Uluslararası toplum, uzun süredir ölüm cezasının tamamen kaldırılması veya en azından istisnai durumlara indirgenmesi yönünde hareket ederken, İsrail'in idam cezasını sivil yargılamalara yeniden entegre etme çabası, küresel hukuk normlarından açık bir sapma anlamına geliyor.
Tarihsel olarak İsrail, sivil ceza kanunlarında idam cezasını 1954 yılında büyük ölçüde kaldırmış ve bugüne kadar yalnızca 1962 yılında Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann'a karşı infaz uygulamıştı. Askeri mahkemelerde teknik olarak ölüm cezası verme yetkisi bulunsa da, bu yetki on yıllardır fiilen kullanılmıyordu.
Hukukçular ve insan hakları savunucuları, yasanın yalnızca yaşam hakkını ihlal etmekle kalmayıp, aynı zamanda bölgedeki gerilimi daha da tırmandıracak siyasi bir araç olarak kullanılacağı konusunda uyarıyor. Uluslararası kuruluşlar, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan evrensel beyannamelerin, yerel siyasi kaygılarla aşındırılmaması gerektiği çağrısında bulunuyor.