Uluslararası hukuk uzmanları, İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik son hava saldırılarını mercek altına aldı. Yapılan değerlendirmelerde, söz konusu askeri harekatın Birleşmiş Milletler Şartı'ndaki "kuvvet kullanma yasağını" açıkça ihlal ettiği ve meşru müdafaa sınırlarının aşıldığı vurgulanıyor.
BUGÜNKÜ HABERLER / DIŞ HABERLER SERVİSİ
İsrail ordusunun, ABD desteğiyle İran topraklarındaki hedeflere yönelik gerçekleştirdiği son saldırılar, uluslararası hukuk camiasında derin tartışmalara yol açtı. Hukukçular ve uluslararası ilişkiler uzmanları, Tel Aviv yönetiminin bu hamlesinin Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın en temel ilkelerinden biri olan "kuvvet kullanma yasağına" aykırı olduğu görüşünde birleşiyor.
Meşru Müdafaa Tezleri Yetersiz Bulundu
İsrail hükümeti, İran'a yönelik saldırılarını "ulusal güvenlik" ve "önleyici meşru müdafaa" tezleriyle savunurken, hukukçular bu argümanların uluslararası normlarla örtüşmediğini belirtiyor. Uzmanlara göre, BM Şartı'nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkının doğabilmesi için bir ülkeye yönelik "silahlı bir saldırının gerçekleşmiş olması" veya "yakın ve kaçınılmaz bir tehdidin bulunması" gerekiyor.
Hukukçular, İsrail'in saldırılarının bu kriterleri karşılamadığını, zira saldırı anında İran'dan İsrail'e yönelik aktif ve ani bir silahlı saldırı akışının bulunmadığını ifade ediyor. Bu durum, operasyonun bir savunma hamlesinden ziyade, "misilleme" veya "cezalandırma" niteliği taşıdığı yorumlarına neden oluyor. Uluslararası hukukta devletlerin misilleme amacıyla kuvvet kullanması kesin bir dille yasaklanmış durumda.
2. Madde ve Kuvvet Kullanma Yasağı
Tartışmaların odağında BM Şartı'nın 2. maddesinin 4. fıkrası yer alıyor. Bu madde, tüm üyelerin uluslararası ilişkilerinde herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmaktan kaçınmalarını emrediyor.
Konuyu değerlendiren uzmanlar, İsrail'in eylemlerinin, BM Güvenlik Konseyi'nin onayı olmaksızın ve meşru müdafaa şartları oluşmaksızın gerçekleşmesi nedeniyle bu maddenin açık ihlali anlamına geldiğini belirtiyor. Saldırıların sadece askeri hedeflerle sınırlı kalıp kalmadığı tartışmasından bağımsız olarak, bir devletin egemenlik alanına izinsiz müdahalenin, bölgesel barış ve güvenliği tehdit eden bir "saldırı suçu" (crime of aggression) kapsamına girebileceği uyarısı yapılıyor.
ABD'nin Rolü ve Hukuki Sorumluluk
Sürecin bir diğer boyutu ise Amerika Birleşik Devletleri'nin operasyondaki rolü. Hukukçular, bir devletin başka bir devletin haksız fiiline yardım etmesi veya olanak sağlamasının, o devleti de uluslararası hukuk önünde sorumlu kıldığını hatırlatıyor.
ABD'nin istihbarat veya lojistik destek sağlayarak bu saldırıya iştirak etmesinin, Washington yönetimini de "kuvvet kullanma yasağının ihlali" fiilinin bir parçası haline getirdiği belirtiliyor. Uzmanlar, bu tür ortak operasyonların uluslararası hukuk sistemini zayıflattığı ve devletlerin kendi inisiyatifleriyle "adalet dağıtma" çabalarının küresel kaosa davetiye çıkardığı konusunda hemfikir.
Bölgesel İstikrara Etkisi
Hukuki değerlendirmelerin yanı sıra saldırının zamanlaması ve kapsamı da eleştiriliyor. Uluslararası toplumun itidal çağrılarına rağmen gerçekleşen bu saldırıların, "orantılılık" ilkesiyle de bağdaşmadığı ifade ediliyor. Hukukçular, meşru müdafaa durumunda dahi kullanılan gücün saldırıyı defetmekle orantılı olması gerektiğini, ancak mevcut tablonun bölgesel bir savaşı tetikleme riski taşıyan aşırı bir güç kullanımı olduğunu vurguluyor.