İsrail hükümetinin Batı Şeria'da hızlandırdığı "arazi kayıt süreci" ve "devlet arazisi" ilanları, uluslararası hukukta tartışma yaratan bir mülkiyet devri mekanizmasına dönüşüyor. Binlerce dönümlük alanın statüsünü değiştiren bu idari hamleler, fiili ilhakın yasal zemini olarak nitelendiriliyor.
İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da uyguladığı arazi politikaları, bölgedeki demografik ve hukuki yapıyı kalıcı olarak değiştirme yolunda yeni bir aşamaya girdi. Özellikle son dönemde artış gösteren "devlet arazisi" ilanları ve tek taraflı yürütülen arazi kayıt süreçleri, Filistinlilerin özel mülkiyetindeki toprakların İsrail devletine devredilmesinde kritik bir rol oynuyor. Bu strateji, askeri bir operasyondan ziyade, karmaşık bürokratik ve hukuki manevralarla ilerleyen bir "sessiz ilhak" süreci olarak tanımlanıyor.
Osmanlı Arazi Kanunu’nun Farklı Yorumu
İsrail’in Batı Şeria’daki toprakları "devlet arazisi" olarak ilan etme pratiğinin temelinde, 1858 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi’nin kendine özgü bir yorumu yatıyor. Osmanlı hukukunda "Miri Arazi" ve "Mevat" (ölü/işlenmemiş) topraklar olarak sınıflandırılan araziler üzerinden yürütülen bu süreçte, İsrail makamları belirli bir süre işlenmeyen veya ekilmeyen toprakların mülkiyetinin devlete döneceği ilkesini esas alıyor.
Ancak uygulamada, Filistinli çiftçilerin arazilerine ulaşmasının güvenlik gerekçesiyle engellenmesi veya yerleşimci şiddeti nedeniyle tarlaların boş kalması, bu hukuki mekanizmanın devreye girmesine zemin hazırlıyor. İsrail Sivil İdaresi, arazinin yeterince uzun süre işlenmediğini tespit ettiğinde, burayı "devlet arazisi" ilan edebiliyor. Bu statü değişikliği, arazinin daha sonra yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerinin inşası veya genişletilmesi için tahsis edilmesine olanak tanıyor.
"Mavi Hat" ve Kayıt Süreci
Bu sürecin teknik ayağını ise İsrail Sivil İdaresi bünyesindeki "Mavi Hat Ekibi" (Blue Line Team) yürütüyor. Bu ekip, devlet arazisi ilan edilecek bölgelerin sınırlarını belirliyor ve haritalandırıyor. Son dönemde başlatılan yeni arazi kayıt süreciyle birlikte, daha önce statüsü belirsiz olan veya geleneksel yöntemlerle mülkiyeti kanıtlanamayan (tapu kaydı bulunmayan ancak nesillerdir kullanılan) araziler, İsrail Adalet Bakanlığı’nın kontrolündeki sicillere kaydediliyor.
Filistin Yönetimi'nin yetki alanı dışındaki bu kayıt işlemi, Filistinli mülk sahiplerini ciddi bir ispat yükü altında bırakıyor. Mülkiyet iddiasında bulunan Filistinlilerin, araziyi sürekli olarak işlediklerini kanıtlamaları istenirken, havadan görüntüleme ve eski haritalar kullanılarak yapılan incelemeler genellikle aleyhte sonuçlanıyor. İtiraz süreçleri ise İsrail askeri mahkemeleri ve bürokrasisi içinde, maliyetli ve uzun yıllar süren bir hukuk mücadelesini gerektiriyor.
C Bölgesi ve Stratejik Önem
"Devlet arazisi" ilanlarının büyük çoğunluğu, Oslo Anlaşmaları'na göre Batı Şeria'nın yaklaşık %60'ını oluşturan ve idari/güvenlik kontrolünün tamamen İsrail'de olduğu "C Bölgesi"nde yoğunlaşıyor. Bu bölge, hem tarımsal potansiyeli hem de yerleşim yerlerinin birbirine bağlanması açısından stratejik öneme sahip.
Uzmanlar, bu arazilerin devletleştirmesini, bölgedeki Filistin yerleşimlerinin büyümesini engelleyen ve gelecekte kurulması muhtemel bir Filistin devletinin toprak bütünlüğünü imkansız kılan bir "parçalama" stratejisi olarak değerlendiriyor. Devlet arazisi statüsü kazanan topraklar, hukuken İsrail yerleşimcilerinin kullanımına açık hale gelirken, Filistinlilerin bu alanlarda inşaat yapması veya tarım faaliyetinde bulunması "izinsiz kullanım" gerekçesiyle yasaklanıyor.
İdari İşlemle Gelen Kalıcılık
Bu politikanın en dikkat çekici yönü, ilhakı bir parlamento kararı veya askeri emirle değil, rutin idari işlemlerle gerçekleştirmesidir. Arazi kayıtlarının tamamlanması, İsrail hukukuna göre mülkiyetin kesinleşmesi anlamına geldiğinden, olası bir barış görüşmesinde veya siyasi çözüm sürecinde bu toprakların statüsünün tartışmaya açılmasını zorlaştırıyor.
İsrail merkezli insan hakları örgütleri ve uluslararası gözlemciler, 2024 ve sonrasında devlet arazisi ilan edilen alanların miktarında rekor artışlar yaşandığına dikkat çekiyor. Bu durum, sahadaki fiili durumun "geçici işgal" statüsünden çıkarılarak, kalıcı egemenlik tesisine doğru evrildiğinin en somut göstergesi olarak kabul ediliyor.